Madran Dağı’nın zirvesinde, bulutların arasına saklanmış küçük bir türbe vardır.
Yüzyıllardır insanlar o zirveye çıkar, dua eder, adak adar ve geri döner.
Ama kimse tek bir sorunun cevabını kesin olarak veremez:
Madran Baba kimdi?
Ne bir kitabede adı vardır…
Ne bir vakfiyede…
Ne de tarihçilerin üzerinde uzlaştığı bir kayıt bulunur.
Buna rağmen onun adı, dağın kendisi kadar eskidir.
Rivayete göre Türklerin Anadolu’ya yerleşmeye başladığı yıllarda, Horasan’dan gelen bir eren bu dağlara yerleşti. İnsanlara yol gösterdi, yoksullara yardım etti, dağ başlarında yalnız yaşayan göçerlere umut oldu.
Zaman geçti.
Onun gerçek adı unutuldu.
Fakat halk onu unutmadı.
Herkes kendi bildiği ismi verdi.
Kimi “Madran Baba” dedi.
Kimi “Madran Dede”.
Kimi ise Osmanlı’nın ünlü okçularından Okçu Musa olduğunu anlattı.
Fakat anlatılan her hikâye başka bir hikâyeyle çelişti.
Gerçek ile efsane birbirine karıştı.
Belki de Madran Baba’nın en büyük sırrı buydu.
Kim olduğundan çok, insanların ona neden inandığı önemliydi.
Alamut’un yaşlıları, yıllarca türbenin etrafında görülen ışıklardan söz etti.
Çobanlar onun adını saygıyla andı.
Yörükler dağa çıkarken selam vermeden geçmedi.
Alevî-Tahtacı Türkmenleri her yıl zirveye çıkarak lokmalar paylaştı, dualar etti.
Çünkü onlar için Madran Baba sadece bir mezar değildi.
Dağın bekçisiydi.
Madran’ın ruhuydu.
Bugün türbenin önünde durup aşağıdaki ovaya baktığınızda, yüzlerce yıllık bir sessizlik hissedersiniz.
Rüzgâr aynı rüzgârdır.
Dağ aynı dağdır.
Ama Madran Baba’nın kim olduğu sorusu hâlâ cevapsızdır.
Belki de bu yüzden insanlar onu unutmaz.
Çünkü bazı isimler tarihin sayfalarında değil, halkın hafızasında yaşamaya devam eder.